Bilimkurgu edebiyatından distopya romanlarını okumaktan her zaman büyük keyif almışımdır. Fahrenheit 451 de distopyanın kült kitaplarından biri olarak geçer. Cesur Yeni Dünya ve 1984’ten sonra bu kitabı da okuma fırsatını sonunda buldum. Ama sanırım 1984 beklentilerimi çok yükseklere çıkarmış olacak ki kitapta aradığımı tam bulamadım.
Fahrenheit 451 kağıdın yanma derecesidir. Bu distopyada, yani karamsar gelecekte, artık yanmayan evler inşa edildiğinden itfaiyecilerin görevi olan söndürmek tamamen değişmiş ve kitapları yakmak haline gelmiş. Kitabın itfaiyeci olan başrol karakteri Guy Montag kitap boyunca bir hayatını sorgulama sürecinden geçiyor.
Önce kitapta beğenmediğim veya eksik kaldığını düşündüğüm kısımlardan bahsetmek istiyorum sizlere. Kitabın başında romana geçmeden önce Neil Gaiman’ın sunuş kısmı var. Ben tabii Neil Gaiman saygı duyulan başka bir yazar olduğundan direkt okumaya giriştim ancak bu kısımda çok fazla spoiler verdiğini düşünüyorum. Eğer sizde benim gibi kitaplara başlarken hiçbir fikriniz olmadan okumaktan hoşlanıyorsanız bu kısmı atlamanızı tavsiye ediyorum. Romanın kendisine gelirsek; en başlarında Clarisse adında her şeyi sorgulan ve sürekli ailesinin herkesten farklı olduğunu gösteren küçük bir kızla tanışıyor Montag. Ben bu karakteri çok sevmiştim ve Montag’ın aydınlanma sürecinde kızın ailesiyle tanışmasını bekliyordum. Ancak bir noktada hepsi yok oldu ve bu bende eksik bir tat bıraktı. Diğer bir sevmediğim nokta ise, kitabın can alıcı noktası olması gereken kısım aşırı tahmin edilebilirdi ve ben beni şaşırtmayan kitaplardan ne yazık ki hiç hoşlanmam. (ꈍ ‸ ꈍ✿) Ve kitabın sonu sanki aşırı iyimserdi, eğer ben bu kadar umut dolu bir kitap okumak isteseydim eminim gider ütopik bir aşk romanı okurdum… Genel olarak hayal kırıklıklarım çoktu.
Kitabın sevdiğim kısımlarına gelirsek, genel olarak konu ilginçti ve yazarın bu romanı 1953’te yazdığını düşünürsek gelecek adına harika bir öngörüde bulunduğunu söyleyebiliriz. İnsanların artık tamamen televizyon ekranlarına bağlı yaşadığını, bunun onları mutlu ettiğini ama aynı zamanda hayata karşı duyarsız bırakıp ‘aptallaştırdığını’ örneklerle beraber güzel işlemiş. Bunları gördükçe ben de kendimi sorgulamaya başlayıp, gerçekten de ekranlara bakmaktan ve sürekli görsel, hareketli, canlı medyayı tüketmekten kitap okuma zamanımın azaldığını ve hatta okurken dikkatimin sıkça dağıldığını fark ettim. Hoşuma giden diğer bir kısım ise Yüzbaşı Beatty’nin itfaiyecilik geçmişini anlatmasıydı. Sanki yazar geleceği gözlerimizin önüne sermiş gibiydi.
Genel olarak roman akıcı olmasına karşın, beklentimi karşılayamadı. Distopya edebiyatına yeni başlıyorsanız ben her zaman George Orwell’ın 1984'ünü öneririm önce. Son olarak Fahrenheit 451'den beğendiğim bir alıntıyla yazımı bitirmek istiyorum:
“İnsan bilmediği şeyden korkar hep. Senin sınıfındaki sıradışı ölçüde ‘zeki’ çocuğu, diğerleri kurşun putlar gibi öylece oturup ondan nefret ederken derslerde öğretmenlerle en çok konuşan ve yanıt veren oğlan hatırlarsın. Okul çıkışı dövüp işkence etmek için seçtiğiniz kişi de bu zeki çocuk değil miydi? Tabii ki oydu.”
Bu yazı 17 Nisan 2021'de medium.com'da yazdığım bir yorumdur.
Okuduğunuz için teşekkürler!



Hiç yorum yok:
Yorum Gönder